YÖNETİM KAVRAMI ve YÖNTEMLER

Image

YÖNETİM KAVRAMI ve YÖNTEMLER

GİRİŞ

İnsanoğlu/kızı ilk sosyal örgütlenme aşamasına geçtiğinden  bu yana yani bir araya gelerek tehlikelerden korunup toprağı işlediği , avlanıp , toplayıcılık , biriktiricilik yaptığı günden beridir  çok uzun zaman dilimleri  ,asırlar , binlerce yıllar geçti .
Mağara’nın düzeninden başlayarak  kabileler ,klanlar , şehir devletleri ,krallıklar derebeylikler,imparatorluklar , modern ulus devletler kuran zeka bu aslında yaşaması pek de kolay olmayan gezegene annesinin karnına sıkı sıkıya sarılan bir maymunun yenilmez inadıyla tutundu , savaştı ve üredi .

Bunu nasıl yaptı diye soracak olursak antropologlar çok farklı gerekçeler üretseler de hepsinin temel yargısı şuydu ; insan örgütlendi , biraraya geldi , ortak bir güç oluşturdu ve bu güç onu hayatta tuttu   .

Engels ünlü makalesinde “ elin serbest kullanımının “ beynin gelişmesine etkisinden söz etti . (  (The Part Played by Labour in the Transition From Ape to Man ; Dialektik der Natur ..F.Engels  ) ..
Levi Strauss , Morgan , Malinowski ,Margaret Mead  örgütlülüğün önemini vurgularken hepsinin belki de istemeyerek gözardı ettikleri kavram “ birey ve yönetim “ olmuştur .
Bu tarihsel gelişim içinde alınan ya da alınamayan doğru ve yanlış kararlar sistemlerin  geleceklerini belirlemiştir .
Burada bireysel zeka’nın öneminden ne kadar söz edebiliriz :
Ya da etmemeli miyiz ?

Image

MICHELANGELO

Kurallar , gelenekler ( örf,adet ) sanki hayatın akışı içerisinden doğal yöntemlerle doğmuş , yaşam pratiği tarafından dayatılmış kavramlar olarak görülmüştür .

Genel olarak böyle olduğunu kabul etsek de insan aklının ve yaratıcılığının gözardı edildiği , pek de önemsenmediği düşünülebilir .
İnsan beyni evrendeki en karmaşık organik yapıdır ve İnsanı belki de bu güne ulaştıran şey soyutlama yeteneği ve hayal gücüdür .Demokritus o çubuğu dikmeyebilir , Huygens ışığa ve  cama kafayı fazlasıyla takmayabilir , Newton elma sevmiyor olabilirdi . Elbette bilimsel gelişim devam edecekti ama durakladığı dönemler olmamış mıdır ; yazılı tarihimiz bunun çağlar boyu süren örnekleriyle doludur .
Kilise bu konuda büyük günahlar işlemiştir . 
Yukarıda Michelangelo bize aklın nasıl ihmal edildiğini muhteşem bir metaforla anlatır . 
Adem’in Yaratılışı adlı ünlü tabloda ilahi güç bir beyin olarak tasvir edilir . Kendi patronunu kendi silahıyla vurur ;tablo ortaçağ taassubuna yönelik ağır bir eleştiridir aslında ..

              İnsan kendi tarihini yaparken;  Cavendish , Curie ,Pastor , Bell vb.. bilim insanları  laboratuarda çalışırken  , Cengiz Han kıl çadırında yere şekil çizer ve savaş senaryosu yaparken  sonuçta başarılı olmaları sadece uygun  koşullara bağlanabilir mi   ?
Maddi koşulların elverişliliği yetmez , elinizde ne tür olanaklar olursa olsun yetmez.
Olmazsa olmaz tek şart vardır .. Süreçler doğru yönetilmelidir .

Bu olmazsa ordularınızın ve silahlarınızın niteliği , sayısı ne olursa olsun yenilirsiniz !
Daha gündelik örnekler verilmesi gerekirse en modern donanıma ve kalifiye personele sahip bir fabrika yanlış yönetilirse sonuç bellidir.

Doğru yönetilen ve daha az uygun koşullara sahip bir diğer tesis pekala başarılı olabilecektir .Burada mesele kaynakların doğru ve  verimli kullanımında , kararların zaman ve tercih açısından sağlıklı ve etkili alınmasında  yatar .

Yönetim belirsizliğin kontrol edilmesi sanatıdır .

Image

BİLİMSEL TEMELLER ve ENTROPİ KAVRAMI

 

Fizik bilimi 19.yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte üretim süreçlerinden aldığı ilhamla enerji gerektirmeyen devr-i daim makinasının peşine düştü ; bu aslında karlılığını maksimize etmek isteyen yeni ortaya çıkmış burjuva sınıfının hayaliydi .

Kömür gerektirmeyen buhar makinaları  ya da mekanik düzeneğin ilahi bir akılla tasarlanması neticesinde sonsuza kadar kendi kendine çalışan mekanik düzenekler   ve böylece enerji maliyetini sıfırlayabilmek ; bu hayalin peşinde epey kaynak tüketildi elbette ..

Tenekeyi altına çevirmenin yollarını arayan simyacılarla aynı yolu izleyen şarlatanlar sanayileşmeye başlayan yeni tip bir toplumun büyücülerine dönüştü .

Aslında iyi bir bilim adamı ve dahi bir mühendis olan Nikolai Tesla bile bu pazarlamacılardan payını aldı ve çalışmalarını pek fazla anlamayan hayal perestlere sihirbaz olarak lanse edildi .

 Oysa elektrik enerjisinin pratik kullanımı konusunda dahice fikirlere sahipti ve belki de entropi meselesini aşmak hayatının anlamına dönüşmüştü .

Kablosuz enerji transfer etmek  hayali özünde entropiye karşı açılmış bir savaştı  .

Ortaya yüzlerce yeni mucit çıktı ve hayal pazarladılar ama Alman fizikçi Clasius her şeyi değiştirdi .

Clasius bugün termodinamiğin 2. Yasası olarak adlandırılan ve aslında evrenin temel işleyiş mekanizmasını tarif eden değişmez kuralı formüle edene dek her şey pek güzel gidiyordu ..

Formül çok basitti , herhangi bir görünür anlam içermeyen sıradan bir denklem ..

ΔS >= 0

Buradaki üçgen matematikte delta olarak tanımladığımız işaret .

Değişim anlamına gelir .

Herhangi bir fonksiyonun herhangi bir parametresine ait  periyodik farkı simgeler .

“S”  ise özel bir anlama sahiptir . Entropi ; Yunanca Trope’den ( dönüşüm ) türetilmiş bir kavram ..

Yalıtılmış bir sistemin ( dışarı ile enerji ,ısı alışverişi olmayan ) içerdiği düzensizlik miktarı her zaman 0’dan büyük ya da eşittir der ..

Hareket halindeki her sistem düzensizlik üretir ; bu evrensel yasa daima ve mutlaka geçerli ve değişmezdir .

Basit gözüken formül evren ,kainat vb.. dediğimiz büyük sistemin temel mantığını

ifade etmektedir. Her şeyin bir bedeli olduğunu hatırlatır bize .

Her dönüşüm ortaya mutlaka artık kullanılması mümkün olmayan atıl bir düzensiz enerji çıkarır
Basite indirgeyerek söylüyorum ; sözgelimi “ fire ” kavramı ile karıştırılmaması adına  hiçbir şekilde üretime dönüştürülemeyecek bir çıktı söz konusudur . Buna entropi denir .
Sistemler tasarımları ve/veya işletim mantıkları gereği az ya da çok zorunlu olarak entropi üretirler .
Bu durum için  düzensizlik , rastgelelilik , verimsizlik , atıllık vb.. ek tanımlar yapabilirsiniz .

Daha az entropi üreten makinalar , daha çok ısı alabileceğimiz yakıt tipleri elde edebilmek  ..
Günümüzün hakim ideolojisi de budur ; başta parçacık fiziği robotik ve otomasyon dahi bunu hedeflemektedir .

Entropi’yi kontrol altına aldığınızda üretiminiz artar , enerji verimliliği artar ,karmaşa azalır ..

Image
Image

SOSYAL BİLİMLERİN YAKLAŞIMI

Karmaşayı nasıl kontrol edecek ; kaosun  toplumların yaşamına zarar vermesini nasıl engelleyeceksiniz ?
Politika bu ihtiyaca karşılık vermek üzere örgütlenme biçimidir . İlkel dediğimiz kabilelerde bile barış ve savaş dönemlerinde yönetici şefler ,liderler ve danışma kurumları (şura'lar) seçilir . Amaç hayatta kalabilmek fizik terimleriyle ifade edersek entropi'ye karşı önlem almaktır . Zira potansiyeli göz önüne alındığında yaşam en komplike varoluş biçimidir ve doğal olarak sona erdiğinde yarattığı entropi o denli büyük olur. Canlı organizmalar ( bitkiler dahil elbette ) içgüdüsel olarak hayatta kalmak isterler 
Bu nasıl gerçekleşecektir ; peki sosyal alanın tamamına bu kural uygulanabilir mi ?
Taşı yontmaya çalışan bir usta , bir mezar kazıcısı veya enstrümanını kullanan bir viyolonist, bir pilot aslında  aynı şeyi yapar .
Karmaşayı düzene dönüştürür . Bunu yaparken ne denli maharetli ise sonuç o denli iyi olacaktır .
Mesele aletin en verimli düzeyde kullanılmasıdır ; bu bir çekiç bir kazma , bir arşe yayı veya kumanda kolu olabilir .
Sihir ise  yönetmektir ; bizi bu gezegende hayatta tutan şey .
En iyi yöneten hayatta kalır ; Spencer/Darwin yaklaşımı bu değil midir ?Uyum sağlamaktan söz eder teori .
Doğa kendine en iyi uyum sağlayanı seçer der ; doğrudur !
Peki insan türü sadece uyum sağlamakla mı yetinmiştir ; nesnel koşulları ( doğayı ) kendine uygun hale getirmemiş midir ?
Bunu yaparken ellerini beynini kullanmış , doğayı değiştiren beyin sürekli gelişen , zorlaşan koşullara daha iyi uyum sağlamak için savaşırken kendisi de gelişmiştir.
Karşılıklı bir diyalektik süreç insanı hayatta tutmuş , geliştirmiş ve soyutlama konusunda belki de evrende eşsiz bir yeteneğe kavuşturmuştur .
Bu süreç herşeyini ağırlıkla beyinsel faaliyetlere borçludur ; kaba kuvvet , zor , güç kullanımı bile beyinin fonksiyonlarıdır .
70 ms gibi pek de değerli olmayan refleks süresine karşın insan gezegene egemen olmayı başarmış ; bu zafer beyinin gelişimi ile sağlanmıştır .
Beyin ne yapar diye merak edenler için basitçe şu söylenebilir .
Otonom kontrolleri sağlar ve organizmayı hayatta tutarken dış koşulları da yönetir .
YÖNETİM beyinsel bir fonksiyondur !
Tanımlama , Planlama , Uygulama
Yönetme sanatının işletim organları bunlardır .
Müzik kulağınızın olup olmadığını saptayacaksınız ;
Parmak , vücut ve ağız yapınıza en uygun enstrümanı seçeceksiniz Akort edip çalacaksınız ..
Ötesi hayal gücü ve yaratıcılığınıza kalmıştır ..
Sonuçta ya birkaç milyon kilometre ötede saatte 160 bin km hızla giden bir asteroide araç indirecek ve geri getirecek ya da atölyede
t-shirt üreteceksiniz .
Her şey doğru yönetilmenize bağlıdır ..
Herkes bir süreç yönetir , her işlem bir yönetim algoritması içerir , yaşayan her varlık yöneticidir .
Sorun yöneticilerin yönetilmesinde yatar ..
Bu aslında gerçek sanattır .
Şimdi söz akademik kurumlarda ..

Image

TEORİNİN DOĞUŞU  ve TAYLOR

 

Wikipedia’da çerçeveli ve kusursuza yakın bir tanım vardır ..

Yönetim bilimi, kurum, şirket ve benzeri organizasyonların en doğru şekilde idare edilmesi, kaynakların doğru kullanılması ve işten alınan verimi maksimize etme üzerine olan bir disiplinler arası bilim dalıdır.Yönetim, yönetim danışmanlığı, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, hukuk, mühendislik ve işletme ile yakından ilişkilidir.
Temel amaç, organizasyonun etkinliği ve verimliliğini artırmak, kaynakları optimize etmek ve organizasyonu başarıya ulaştırmaktır. “

Artık söylenebilecek fazla bir sözün kalmadığı düşünülebilir ..Bu tanım bilimsel ,yerinde ve ne yazık ki eksiktir ..
Kurum , şirket ve benzeri organizasyonlar çereçevesi çizildiğinde hele etkinlik ve verimlilik amaçlandığında yönetim eyleminin temel gayesinin bizatihi bu olduğundan yola çıkarak tarifin  kapsayıcı olduğu artık iddia edilemez.
Yönetim bilimi ya  da sanatı salt bu çerçeveye indirgenemez .
Altta örneğini vereceğimiz bir makalede de sanayi devrimi ve yönetim biliminin doğuşu ilişkilendirilmektedir .
Sanayi devrimi ve kapitalist toplumun doğuşu ile birlikte organizasyon çeşitliliğinin artması nedeniyle yönetim yöntemleri ve uygulayıcılarının da daha fazla sayıda ortaya çıkması neden sonuç korelasyonu açısından gerekli ve doğal olarak mantıklıdır .
Oysa yazılı tarih yönetim biliminin temel ilkelerini ortaya koyan ( ünlü on emir dahil ) metinlerle doludur .
Sümer tabletlerinden  Orhun yazıtlarına , İbn-i Rüşt’ten  Machiavelli ‘ye sayısız örnek veririz.
Örneğin İşletme Yönetimi biliminin babası kabul edilen Taylor’u okuduğunuzda   ( The Principles of Scientific Management  -  Bilimsel Yönetimin İlkeleri ; 1911’de yayınlanan kitap formlu ünlü makale ) müteşebbisin refahı için yapılması gereken her şey eni konu oradadır , ana tema  patronuma daha çok nasıl para kazandırırım mottosu etrafında döner ve günümüz plazalarındaki çalışanın ruhsal dünyasını daha o zamandan tarif eder , şekillendirir .
işçinin emeğini organizasyonda ( atölye , fabrika, üretim araçları yerleşkesi ) harcadığı zaman değil de makine başında geçirdiği saat sayısı veya ürettiği parça sayısına indirgeyerek detaylı sömürünün  kitabını yazan Taylor gene de patronlara pek yaranamamıştır ; beyaz yakalı da olsa o da bir üretim unsurudur ve maliyeti vardır .

Marx’ın tariflediği “ emeğin yabancılaşması ve metaya dönüşüm “ yani ünlü 1844 el yazmalarındaki tanım aslında geleceğe dönük bir kehanettir ; ilk geniş ölçekli örneklerini Taylor ve/veya Ford’un bandında göreceğimiz açıkça insan onurunun yok edildiği üretim biçimlerinin tezahürleridir .
İşçi ürettiği ürünü kendine ait olmayan bir varlık olarak tanımlar ona yabancılaşmıştır , doğal haklarını vardiya giriş kapısında bırakır ; makineye yabancılaşır , yine kendi ürünü olan aracın bir parçasına dönüşür , kendi özüne ve tasarladığı üretim aracına yabancılaşır .
Daha acısı kendi sınıfına yabancılaşır , iş bölümü yaptığı , birlikte avlandığı , yemeğini bölüştüğü diğer işçi artık rakibidir .
Tüm bilimsel bilgi birikimini insan emeği daha fazla nasıl suistimal edilebilir sorusunun yanıtını aramaya harcayan bir mühendis ne kadar ürkütücü olabilirse o kadar ürkütücüdür Taylor .
Oysa makine mühendisidir ; makine ve teknik alet geliştirmek yerine insana baktığında sadece işçi ve meta üretimi gören hastalıklı bir kişilikten söz edebiliriz ancak .
Kalifiye işçilik konusunda rekabetçi bir  farkındalık yaratsa da alt metinde gizlice artı değer kavramının sözde önemsenerek aslında görmezden gelinmesi , kapitalistten alınarak işçiye değil de işçiden alınarak işçiye verilmesinin keşfi   ve müteşebbise atfedilen ilahi  önem ( üretim araçlarını sayarken patronu eklemek dahice bir buluştur )  günümüzde ekonomi /iktisat/ işletme fakültelerinde marjinal ekonomi kavramıyla beraber okutulur ama  yoğun eleştiriye tabi tutulmuştur , tabii sadece öğrenciler tarafından .

Baba kabul edilen Taylor’dan günümüze gelindiğinde özellikle bilişim kavramlarının da işin içine girmesiyle tekerlek bir kez daha bulunmuş ve devreye yönetim gurusu diyebileceğimiz birkaç ek figür çıkmıştır .

Bunlardan en ünlüsü  Eliyahu Moshe Goldratt’tır .

Image

Goldratt

 Günümüzün en kapsamlı organizasyon ve projelerinin optimal yönetimi ve verimliliği konusunda  kafa yormuş ; büyük ölçekli sistemlere danışmanlık yapmış bir akademisyendir .
OPT  (Optimized Production Technology) adlı bir yazılım çıkardı  ve   yöneticilerin kullanmaları gereken adımlardan oluşan bir algoritma yarattı ; tahmin edilebileceği gibi insan ! faktörüne çarpan  yazılım genel olarak başarısız sonuçlar üretti.
Ne yazık ki Goldratt da Taylor’un hatasını yineleyerek insan’ı salt bir üretim aracına indirgedi ; yönetici olsanız bile bu böyleydi .
 Oysa yönetim bilimleri konusunda yayınlanmış en tuhaf  kitaplardan birinin yazarıydı.The Goal ( hedef ,amaç, gol ) isimli bu kitap bir yöneticinin evlilik hayatında aldığı kararları şirkete uygulayarak kazandığı başarıyı anlatan bir romandı  ; marketing idealizmin doruklarında gezen Goldratt ve ortak yazar Cox kahraman müdür Alex Rogo’ya bir fatih portresiyle yaklaşır ; motive edici güç ise ulu patron Şeftali Bill’dir .

Haksızlık etmeyelim ortaya aşağıdaki teori çıkar ; fikir aslında ünlü ve çok eski bir özdeyiş “ bir sistem en zayıf parçası kadar güçlüdür “ olmasına rağmen iş dünyası bu fikre dört elle sarılır . 

Image

Theory of Constraints

 Nasıl çevireceğimi bilemediğim bu kavram dilimize Kısıtlılıklar Teorisi olarak çevirildi ve öyle kullanıldı.
Kısıt terimi ingilizcedeki constraint’in karşılığı olarak yer alsa da fikrime göre Türkçe’de tam anlamı karşılamamaktadır .
Uygulamada anlatıldığı biçimiyle sözü edilen şey  özünde zorunluluk ve yetersizlik içerir .
Oysa kısıt bir özne gerektirir dilimizde , teorinin uygulanmasındaysa bir özneden daha fazla nesnel koşulların yarattığı engeller  tarif edilir .
Darboğaz ( yer yer kullanılır ) , Zorunluluk vb.. terimler constraint’i teoride kullanıldığı anlam açısından daha iyi karşılar diye düşünmekteyim .
Peki bu teori ne anlatır ?
Özünde ortalama işletme-iktisat fakültelerinde karşımıza çıkacak olan maliyet muhasebesi’nin 
( Osman Altuğ Hoca’mın ellerinden öperim ) ara konularından biri olabilecek derinlikte süslü bir sözcükler öbeğidir .
Son tahlilde elinizdeki sistemin üretebileceği sınıra odaklanın , sistemde her zaman bunu engelleyecek enaz bir kısıt var olacaktır  ( maximum verimlilik noktası ) .
Zira sürekli artan üretim yaparak kar elde edebilmek olanaksızdır ( ne buluş ama ) .
Finansal Yönetim isimli büyük yapıtında Öztin Akgüç hoca çok daha detaylı ve mükemmel örneklerle 80’li yıllarda konuyu derinlemesine analiz etmiştir zaten .
Sonuçta ürettiğiniz entropi miktarı karlılığınızı düşürecektir ( burayı ben ekledim ) .
Bu işlemi 3 adımda yapın , 5 adımda yapın vs..Koca teori ile varılan sonuç ve hedef budur .
https://www.dbrmfg.co.nz/Overview%20PowerPoints.htm 

Teorinin uygulaması ile ilgili bir çalışma yapmak isterseniz link yukarıdadır .
Bize daha yakın gelen ve daha bilimsel ve uygulanabilir bulduğumuz ise Harvey Maylor’un Proje Yönetimi adlı kitabında formüle ettiği yöntemdir .
BUNA BAKALIM

 

Image
HARVEY MAYLOR 

Harvey Maylor yukarıda kabaca tarif etmeye çalıştığımız yönetim bilimi hakkında en dikkate değer saptamaları yapmış bir akademisyendir .

Taylor ve Goldratt’ı harmanlayarak daha bilimsel ve birey odaklı yöntemleri tercih ettiğini söylemek mümkündür .
Projeler olarak adlandırdığı benim yerel sistemler demeyi pek sevdiğim yönetim ünitelerini bir bilim adamı titizliğinde ele alarak çözümler, yöntemler önerir .

 4 D ( Burada D genellikle dimension “ boyut” metaforu haline gelir ; yönetici kastı  brieflerde ne kadar zeki olduğunu kanıtlar  )
Aşağıdaki işlem sıralaması bir evrensel bir  döngü yaratır  ;  feedback buradan doğar . Gerçekçi olmak gerekirse bu adımlar ortalama bir bireyin düşünsel mekaniğidir , burada önemli olan her aşamada hangi yöntemleri nasıl kullandığınız ; düşünsel kapasitenizin sınırlarıdır .

Define (Tanımlamak):             Projede amaç ve kapsam belirleme.
Design (Tasarlamak):             Çözüm ve plan oluşturma.
Deliver (Ulaşım, Erişim ) :     Uygulama ve Sonuç alma
Develop (Geliştirme):            Burada kastedilen aslında kurumsal deneyimdir .

 

Yukarıdaki Proje sözcüğünü Kriz olarak değiştirirsek yine aynı adımları uygularız..
Maylor  yönetimi salt  bir Gannt şeması ve Milestone hedeflemesi olarak görmez.

 

Image

MAYLOR ne diyor ?

Her projenin ( sistemin ) kendine özgü ve eşsiz olduğunu ; %100 öngörülebilir bir tasarımın mevcut olamayacağını anlatır bizlere .
Ünlü Hedgehog ( kirpi ) sendrom’u örneklemesi üzerinden feedback ( geri bildirim ) eksikliği ve yol açtığı zararlar konusunda sonuçlar üreterek sistem’in ( o proje der ) aslında yaşayan bir organizma olduğunu vurgular . Kısıtlılılıklar teorisini daha ileri taşıyarak “ belirsizliklerin yönetilmesi “ kavramını öne çıkarır .
Sistemlerin işler haldeyken zorunlu olarak belirsizlikler üreteceğini ( entropi’yi hatırlayınız ) , bu belirsizliklerin karar alma mekanizmaları ( insan faktörü ) ile denetim altına alınacağını söyler.

Yönetim proaktif bir eylemdir .
Bu saptaması özünde ideal yöneticiyi belirleyen zekice bir parametreyi sunar  .

Yönetici sadece sorun çözmez , olası sorunları önceden sezerek önlem alır ; bu bir liderlik tariflemesidir aynı zamanda .
Yani bir yönetici sürekli olarak “ sarı alan”da yaşar ..

Kaynakların %100  kullanılmasının sistemi zayıflatacağını da ileri sürer .
Kulağa ilk anda yanlış ve tuhaf gelen bu çıkarsama aslında Sun Tzu’dan  Clausewitz’e betimlenmiş bir savaş stratejisidir ve değerini net olarak kanıtlamıştır .

“ Ayağımın altında fazladan bir 50 HP olmalı “diyen F1 sürücüsü’nün mantığıdır bu ve hayat kurtarır .
Harvey Maylor kişisel kanaatimce yönetim eylemini en bilimsel ve rafine biçimde tarifleyen kişidir .
Planların değişmez oldukları düşüncesini reddeder ; sürecin yönetilen  ile yöneten , makine ile insan velhasıl doğa-insan-alet arasında karşılıklı bir diyalektik ilişkiye sahip olduğunu görmüş ve bunu bilimsel formlarda bize anlatmaya çalışmıştır .

Image

SONUÇ

Nihai soruya geldik  ;  yönetim bir bilim midir ? 
Yanıtı HAYIR olarak vereceğim ; Yönetim bilimsel metodları kullanarak doğru kararlar alma eylemidir .
Matematiksel işlemlere hiç benzemez ; eşitliklere ve düzenliliğe yer yoktur .
Fen bilimlerinde yer alan hiçbir evrensel sabite rast gelemezsiniz ; her şey sürekli değişir .
Bir tür belirsizlikler denklemi denizinde yelken açmış olduğunuzu var saymalısınız .

Her aynı girdi her zaman aynı çıktıyı vermeyecektir ...

Yaşam bu değil midir zaten  ………….